Tag Archives: kitap

Yakuza Cinayeti (Paul Kemprecos)

28 Şub

Bu seneki Tüyap çıkartmamdan beri rafta bekleyen kitaplardan birini daha okunanlar tarafına ekleme zamanı gelmişti.

Birkaç tane cep boy kitap almıştım, nedense…Polisiye romanları severim, okurken eğlenirim. Kitapların kapaklarına bakarken de adı içindekilerin sinyalini veren Yakuza Cinayeti‘ni seçtim.

Polisiye romanların ağır aksak başlangıçlarına alıştıysanız rahatça okuyabilirsiniz bu kitabı. Ben biraz sıkıldım ama yarıda bırakmak istemediğimden mola vererek okumaya devam ettim. Ortalama bir kurguyla yazılan romanda Japon mafya babası ve tahtına geçecek gençle ilgili hikayeyi bir tonbalığı avcıları grubundan dinleyeceksiniz. – Devamını Oku…>

Reklamlar

Nasıl Böyle Oldu?

24 Şub

Neden Böyle Oldu Merve?  🙂

Geçen sene Nisan ve Mayıs aylarında çeşitli seminerlere, konferanslara katıldım. O zaman hala öğrenciydim, ders saatlerim belliydi, boş günlerime yada okul saatlerime denk gelen, ilgimi çeken konuları öğrenmek biraz da farklı şeyler duymak için zaman zaman konuşmacıları elimde not defterimle dinledim…

Çok sıkıldıklarım da oldu, bana farklı fikirler verenler de…Neredeyse konuşmacıların tamamı kendine son derece güvenen, ne söylediğini ve ne istediğini bilen kişiler görünümündeydi. Zaten toplulukları etkilemenin altın kuralı da bu değil midir? Sen ne kadar sağlam duruyorsan anlatacaklarının temeli de o kadar sağlam olur; dinleyiciler üzerinde o kadar gerçek etkiler bırakırsın..

Yükselen Girişimcilik Hareketleri konulu bir seminere katıldım. Son yıllarda çok fazla öne çıkan şu “girişimcilik” kelimesine gülerek yaklaştığımdan hafif sohbet halinde geçecek bir konuşma bekliyordum aslında.Ama böyle olmadı; konuşmacı sosyal medyanın küçümsenen ve keşfedilmeyen  etkisini anlatırken kendimi de bihaberlerin arasında gördüm.O günlerde facebook hesabımı kapatmayı/dondurmayı planlarken kendim için, aklımdakiler ve önümde olmasını istediklerim için bir blog hazırlamaya kadar verdim…Blog servislerini araştırdım hatta birkaç alan da aldım ama hiçbiri wordpress kadar içime sinmedi. Süsten gösterişten uzak, net bir tasarımla blogumu merveergoz.wordpress olarak aktifleştirdim…Sudan çıkmış balık gibiydim gariptir ki; yıllarca zevkle yürütttüğüm forumlardan çok da farklı değildi bloglar. Bu platformda da aynı kurallar geçerliydi temelde. Mesela;

*”Senden önce biz vardık” atışları burada da geçerli değildi…Rütbe zamanla değil, emekle, nitelikle kazanılan bir şeydi…

*Yaşına göre konumlanmazdı kullanıcılar, okuyana ne verdikleriyle yer edinirlerdi…

*Ya da; başlığa bakıp bot misali “Emeğine sağlık” yazanlar gibi burada da spam yorumlar vardı…(Olumlu tarafları yazıyorum evet 🙂 )

Blog bi’ parça daha kişiseldi belki…Zihnimdekilerin hesabıydı yazdıklarım.

Amacım kitleleri peşimde sürüklemek değil, yarın bir gün hayatımda “Beni tanımak için arama motorlarına ismimi yazanların karşılaşacağı bir defterim olsun…“du. Neler yaptığımı bilsinler beni uğraştırmasınlar kaçışıydı ya da..Bir parça da “Benim gibi düşünenler, hissedenler varsa yalnız olmadığımızı görsünler…” hissiyatıydı..

Blogumda paylaştığım müze linkleri yüzünden merveergoz.wordpress’ e erişimim engellendi, maillerime cevap da alamadığımda pişman olmuştum neden alan adı haklarını satın almadım diye..Artık yapacak tek şey yeniden başlamaktı. Öyle de yaptım, bu sefer merveergozblog.wordpress ile yeniden başladım…

Bahçeşehir Üniversitesi’ndeki eğitimim bittiğinde, Ocak ayında, önceki blogumda yayınladığım ve yedeklediğim birkaç yazımı da yanıma alarak minik adımlar attım. Bu sefer Medyayla ilgili görüşlerimi, şikayetlerimi de yazmaya kararlıydım.Soğuk temamı da değiştirmek istediğimi hatırladım.Yazılacaklar listemi gördüğümde bu sefer üşenmeden aylık değil de en azından haftalık yazmaya da karar verdim. Yeni bir yıl yeni bir blog haliyle çıktım yola 🙂

Geçtiğimiz hafta, salı gecesi sıkıla sıkıla yazdığım başlıktan da anlaşılan  ‘Saç Baş Yolduran Muhallebi Kralı‘ yazımın linki Okan Bayülgen tarafından ReTweet edilmiş. Haliyle onu takip edenler de merak edip bolca ziyarette bulundular ve ben şaşkınlıklar içinde ‘WordPress En Çok Okunanlar‘ listesine girdim. Hem de en istemeyeceğim konuyla…

Ayarlarım pratik kullanım için en uygun şekilde düzenlendi, yazdığım her yeni mesaj/post otomatik olarak facebook ve twitter hesabımdan yayınlanır.

Şunu da belirtmeden geçmeyeyim ki; “Benim blogum var, neden gelip okumuyorsun” /”Okuyup da yorum yazmıyorsun” dediğim hiç bir zat yoktur, olmayacaktır da…En sevmediğim zorlama samimiyet şekli bu…Zaman zaman arkadaşlarımın bu tip ısrarları beni onlardan hızla soğutmuştur.

Okan Bayülgen’in atılan her blog linkini paylaştığını unutan kişiler ne bekleyerek tıkladılar o linki bilemiyorum. Beni çok da ilgilendirmez…Keşke daha zevkle yazdığım bir yazıyı peşindeki gençlere, bilerek okuyarak tavsiye etseydi diyebiliyorum…Zira ben körü körüne kendisine bağlı taraftarlarından biri değilim. Sadece yaptığı işleri takip ederim, bana birşey katmışsa da yazar, paylaşır, anlatırım…Okuduğum kitap, gittiğim konser, izlediğim reklam gibi iyi/kötü yada nötr her ne kaldıysa bende bunları direkt aktarırım. Hayatımın dönemlerini bloguma yansıtmam en doğal hareket değil mi?

Ve hakkımda, blogumla ilgili, yazdıklarımla ilgili bana mesaj atan, yorum yazan arkadaşlar için de,

“Nereden çıktı bu kız” diye merak edenler için de bu ufak açıklamayı yazmak istedim…

Uyuyana Kadar (S.J. Watson)

24 Şub

Gerilim/polisiye romanları sever misiniz? Ben bayılırım…Canlandırdığım romana bazen öyle kaptırırım ki kendimi, kitabın popüler oluşundan sonra çekilen filmini vasat bulurum…Ejderha Dövmeli Kız gibi…

Benim kurduğum görüntüler daha heyecanlıydı derim…Birçok okur da böyle düşünüyordur, çünkü okuduğumuz her satır farklı etkiler bırakır hepimizde.

Dün pasaport başvurumu yaptıktan sonra kitap alma iştahım kabardı.Kısa süre inceleyip birkaç tane aldım…Akşam birini seçip okumaya başladım.Başlarken yaptığım ilk şey arka kapak yazısını okumaktır…

İşte Uyuyana Kadar’ın Arka kapak yazısı; -Devamını Oku…>

Yeni Nesil Papia Reklamı

30 Oca

Yeni Papia reklamlarını gördünüz mü? Hani şu Hülya Avşar’lıları…

Reklam izlemeyi severim. İçinde aksiyonu, hikayesi, mantıklı mesajı olan reklamları zevkle izlerim. Lakin son zamanlardaki reklam çılgınlığının farkında mısınız? Gerekli gereksiz her ürün/ hizmet, reklam malzemesi; yetmezmiş gibi bunların çoğu da laf olsun diye yapılıyor. Şöhreti yada manşet potansiyeli yüksek kişilerin eline tutuşturulan reklam malzemesi ürün üçüncü yada beşinci sırada…Reklam yıldızının saçı başı, kıyafeti dekoltesi, reklam konusu ürünü araya katıp polemikler çıkarmasıyla neyin reklamı yapılmış karışıyor.

Bazı ürünlerin reklamlarını gereksiz bulduğum konusu bi’ yana manasız reklamlara hiç katlanamıyorum. Göbek atan halay çeken inekleri görmekten tiksindiğim kadar elinde hijyenik pedle ıssız adaya düşen eski yarışmacı esprisini de saçma buluyorum!

Buzdolabından çıkan garip yaratıklar, banyo/mutfak canlıları, tavadan seslenen yağ birikintisi midemi kaldırıyor. Artık televizyon karşısında yemek yediğimiz belli, kanıtlanmış, araştırmaları soruşturmaları yapılmış; bizim sofra/yemek kültürümüzde masada pislik çağrıştıracak herhangi bir mevzu konuşulmazken reklamlar sayesinde Ayşe teyzenin klozetindeki mikroplardan Ahmet dayının dişeti hastalıklarına kadar haberdarız!Bu reklamları hazırlayan şirketlerin haberi mi yok? Yoksa umursamıyorlar mı? Ya marka danışmanları? Malı/hizmeti kime sattıklarını bilmiyorlar mı? Potansiyel müşteriler, hedef kitle için yığınla araştırma soruşturma yapılıyor da neden özensiz çalışmalara onay verip kamyonla bütçe ayırıyorlar reklam kalemine?

Hadi bunları bi kenara bırakalım; diyebilirler ki “Kardeşim yemeğini mutfağında, televizyonun olmadığı bir yerde ye!”. Peki, radyo reklamlarında durum farklı mı? Tek fark görüntü olmadığından zengin(!) ses efektleri. Her türlü yaşatıyorlar o reklamı size, kaçış yok.

Son zamanlarda Profilo’nun “Annemiz canımız” temalı reklamlarına bayılıyorum. Beko reklamlarına ve o minik çocuğa da!

Redbull reklamları belli bir standartta, Coca Cola insani duyguları sonuna kadar kullanarak insanın içini deşecek reklamlar hazırlıyor…

Dönelim Papia‘nın son dönem reklam filmlerine… İlk reklamda pembe kıyafetiyle arz-ı endam eden Hülya Avşar “tanınma” temasına dikkat çekiyor.”Beni sesimden tanırsınız, bu tuvalet kağıdını da tanıyın unutmayın diye üzerine markayı basmışlar” şeklinde..

İkinci reklam filminde kütüphaneye giriyor, kitaplara yumuşak dokunuşlar vs, bir masabaşına gelip “Ya tarih olursun…” (kitabı kapatıyor,kitap toz dumana karışıyor); ” Ya da cesur olur, tarihi sen yazarsın!” Sırtını sıvazladığı da tuvalet kağıdı!

Yeni Nesil Papia Reklamı

Nasıl mantıklı bir karşılaştırma değil mi?! Tuvalet kağıdıyla bağdaştırdıkları mekan kütüphane; kitapla bağladıkları anlam da tarih…

Cesur ol, koş Papia al, 3 katlısı yetmez 4-5 katlı olanlarından kap gel, sonra birileri de TEMA ya nasıl bağış yapsak nasıl ağaçlandırsak memleketi diye düşünsün!

“İster 8 katlı olsun suda cup diye eriyor bunlar” kafasını da anlamıyorum, bu kanalizasyonlar nasıl taşıyor o kadar kağıt öbeğini?!

Papia kalitesiyle tarihe geçiyormuş! Peh pehhh, bu reklam filmleriyle tarihe geçeceğiniz kesin de; hangi sayfasına ne notu olarak yazılırsınız emin değilim…